Çocuk davranışlarını gözlemlediğimizde ilginç sonuçlara erişiyoruz. Özellikle kullandıkları savunma mekanizmaları yetişkinlerden çok daha farklı.

Örneğin, çocuk zihninin savunması yoktur. Onlarda yoğun bir “ben savunması” vardır.

Henüz yetişkinliğe erişmemiş bir çocuğa, “Kızım galiba sen geri zekâlısın” deseniz, çocuk kendinden şüphelenir, kendinin gerçekten öyle olduğunu zanneder. Zihin, henüz zarar verici kişilerin kullandıkları ifadelerin gerçek anlamını kavrayabilecek yeteneğe sahip olmadığından, duyguları çarçabuk etki altında kalır çocuğun.

Hâlbuki aynı sözü bir yetişkine söylediğinizde “geri zekalı” olduğundan şüphelenmez, bu sözün asıl amacının kendisini ezmek, incitmek, acı vermek, hatta, sinsice bir yöne yönlendirmek amacını taşıdığını fark edebilir.

Çocuk zihninin bu korunaksız yapısı, yaşadığı her olayın, onun, direkt duygu dünyasına inebileceği anlamına gelir ki işte çocuk ruhunun bu ince yapısı, yetişkinlerden daha farklı bir savunma sistemini devreye sokar.

Çocuk benliğinin kendini korumak için başvurduğu etkin yol, “algıyı düşürmektir.” Bir başka deyişle dış dünya ile ilgiyi azaltmaktır. Bunun en etkin yolu ise hızlanmaktır. Çocuk hızlandığı kadar dışarıdan gelen sinyalleri daha az algılayacak, azalan algı onun daha az acı duymasını sağlayacaktır. Böylece çocuk ne kadar hızlanırsa, acıyı duyumsayacak zamanı o kadar azalır… Ve duygusal olarak rahatlar...

Yapılan bilimsel çalışmalar gösteriyor ki şiddete maruz kalan çocuklar daha çok hareketleniyor, anlamsız hareketler yapıyor, koşuyor, dil çıkartıyor, gülüyor, yılışıyor… Ve böylece, şiddetin, acısının duygularına inmemesi için masumca bir çaba içine giriyor…

Şiddet, sadece çocuğun dövülmesi, fiziksel olarak zarara uğratılmasını değil, onun sözel olarak aşağılanmasını, küçük düşürülmesini, azarlanmasını, dalga geçilmesini de içerir. Ödevini yapmadığı için aşağılanan, kardeşi ile girdiği yarışı kaybettiği için dalga geçilen, misafirlikte düzgün durmayıp anne babasını mahcup ettiği için dönüş yolunda azarlanan çocukların yaşadıkları bu olumsuzlukların acısını unutmak için başvuracakları benlik savunması, hızlanmaktır.

Bunun yanı sıra, duygusal ihtiyaçları karşılanmayan çocuklarda da bir hareketlilik gözlemlemekteyiz. Sürekli meşgul bir anne, yorgunluktan çocuğu ile ilgilenmekte zorluk çeken bir baba, her ne kadar çocuğuna şiddet uygulamasa da, bildiğimiz bir gerçek var ki, o da duygusal ihtiyaçları karşılanmayan çocuklar ihtiyaçlarını duymamak için kendilerini bir şeylerle meşgul etme çabasına girerler. Hiçbir şey ile mutlu olamama, her an yeni bir şeye yönelme, yöneldiği yeni uğraşlardan da çarçabuk sıkılıp başka arayışlar arama böylesi çocukların en belirgin özellikleridir.

Çocukların dış dünya ile bağını böylece kesmesi, algısını düşürmesi öğrenmenin önündeki en büyük engeldir.

Bir çocuğun algısının güçlü olması, ancak kendini “emniyette” hissetmesi ile mümkündür.

Çocuk, eğitim ortamında kendini “güven ve emniyette” hissetmiyorsa, böylesi bir çocuğun öğrenmesi, “ezber öğrenme, kaygılı öğrenme, zihinsel öğrenme” olur belki ama “ruhsal öğrenme” olamaz, “edinerek öğrenme” olamaz…

O hâlde, kalıcı öğrenmenin ilk şartı, eğiticinin, çocuğun kendini “güven ve emniyette” hissedeceği bir eğitim zemini hazırlamasıdır.

Öğrendiği veya öğrenemediği bilgiler nedeni ile küçük düşmeyeceği, aşağılanmayacağı, başkaları ile kıyas edilmeyeceği, her hâlükârda kendisinin duygusal olarak destekleneceği bir eğitim ortamında hissetmesi, edinerek öğrenmenin ilk şartıdır.